İnsan Ruhunun zayif yönleri

Cenâb-ı Hak, insan fıtratına fücûr ve takvâ tohumlarını ekmiş ve ona her iki alanda da terakkî ve tedennî imkânı sunmuştur. Bu bakımdan insan hâlet-i rûhiyesinin müsbet ve menfî olmak üzere iki vechesi bulunmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de insanı nefsin vartalarına düşmekten korumak, onu hayra ve takvâya istikâmetlendirmek için daha ziyâde insan psikolojisinin zaaf noktalarına temâs edilmiştir.

1. İnsan Çok Zâlim ve Câhildir

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar, bunu yüklenmek­ten çekindiler, (mes'ûliyetinden) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zâlim (ve) çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72)

“Biz bu Kur'ân'ı bir dağa indirseydik Allâh korkusundan onu baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misâlleri düşünsünler diye insanlara veriyoruz.” (el- Haşr, 21) âyet-i kerîmesinden de anlaşıldığı gibi cemâdâttan olan dağlar bile ilâhî emirlere karşı hissî ve fiilî aksülamellerde bulunabilecek varlıklardır.

Cenâb-ı Hak, insanın çok zâlim ve çok câhil olduğu için mes'ûliyetten korkmadığını ve “emânet”i yüklendiğini bildiriyor.  

2. İnsan Acelecidir

Allâh Teâlâ insan psikolojisinin bu husûsiyetini şöyle beyân buyurmaktadır:

“İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır…” (el-Enbiyâ, 37)

“İnsan, hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan çok acelecidir!” (el-İsrâ, 11)

“Hayır! Doğrusu siz âcil olan dünya hayatını seviyorsunuz ve âhireti bırakıyorsunuz.” (el-Kıyâme, 20-21)

Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Rasûlullâh -s.a.v- son derece zayıflamış bir hastayı ziyâret etti ve:

«–Allâh'a bir şey için duâ ediyor muydun veyâ O'ndan bir şey istiyor muydun?» diye sordu. Hasta şöyle cevap verdi:

«–Evet. Allâh'ım! Bana âhirette vereceğin cezayı bu dünyada hemen peşin olarak ver, diye duâ ederdim.»

Allâh Rasûlü -s.a.v- şöyle buyurdu:

«–Sübhânallâh! Senin buna gücün yetmez. Şöyle duâ etseydin olmaz mıydı?: Allâh'ım! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azâbından koru!»

Bunun üzerine adam bu duâyı yaptı ve şifâ buldu.” (Müslim, Zikir, 23/2688; Tirmizî, Deavât, 71/3487)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- diğer bir hadîslerinde şöyle buyurmuştur:

“Başına bir musîbet geldi diye hiçbiriniz ölümü temennî etmesin. Mutlaka böyle bir şey temennî etmek zorunda kalırsa: «Allâh'ım, benim için yaşamak hayırlı olduğu sürece beni yaşat, hakkımda ölüm hayırlı olduğu zaman da beni öldür.» desin.” (Buhârî, Merdâ, 19; Deavât, 30; Müslim, Zikir, 10, 13)

Bundan dolayı mü'minler, bedduâ etmemeli, sabır ve ihtiyat ile hayra nâil olmak için duâ etmeli, faydalı hizmetleri yapmaya çalışıp hayra dâvet etmelidir. Âyet-i kerîmede tavsiye buyrulduğu üzere:

“…Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azâbından muhâfaza eyle.” (el-Bakara, 201) diye niyazda bulunmalıdır.

  3. İnsan Menfaatine Çok Düşkündür

İnsanın bu vasfını anlatan bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şâyet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenâlık gelse, hemen ümitsizliğe düşüverirler.” (er-Rûm, 36)

Aslında Allâh'ın lutuf ve rahmetiyle sevinmek men edilmemiş, aksine emredilmiştir. 1 Fakat bu sevinçten maksat, nîmet vereni tanıyarak, hamd ve şükrünü idrâk ederek sevinmektir. Burada ise nîmet vereni hesâba katmayıp sadece nîmete güvenerek şımarıp hevâlarına uyan kimselerin hâli açıklanmaktadır. Nitekim Kur'ânî ifâdeyle:

“…Sakın şımarma! Muhakkak ki Allâh şımaranları sevmez.” (el-Kasas, 76) buyrulmaktadır

“İnsanlardan kimi Allâh'a (şüphe ve tereddüt içinde) yalnız bir yönden kulluk eder: Kendisine bir iyilik dokunursa, buna pek memnun olur; bir de musîbete uğrarsa, çehresi deği­şir (dînden yüz çevirir). O, dünyâsını da, âhiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyânın ta kendisidir.” (el-Hacc, 11)

  4. İnsan Allâh'a Karşı Pek Nankördür

“Şüphesiz ki insan Rabbine karşı pek nankördür. Elbette buna kendisi de şâhittir.” (el-Âdiyât, 6-7) buyrulmaktadır.

“Denizde başınıza bir musîbet geldiğinde, O'ndan başka bütün yalvardıkları­nız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, (yine eski hâlinize) döner­siniz. İnsanoğlu çok nankördür. O'nun, sizi karada yerin dibine geçirmeyeceğinden, yahut başınıza taş yağdırmayacağından emîn misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız. Yahut O'nun, sizi bir kez daha oraya (denize) gönderip üzerinize bir kasırga yollayarak, inkâr etmiş olmanız sebebiyle sizi boğmayacağından emîn misiniz? Sonra, bundan dolayı kendinize (intikâmınızı almak için) bizi arayıp soracak bir destekçi de bulamazsınız.” (el-İsrâ, 67-69)

Diğer bir âyet-i kerîmede ise şöyle buyrulur:

“Fakat insan, Rabbi kendisini imtihan edip ikramda bulunduğu ve nîmet verdiği zaman «Rabbim bana ikram etti.» der. Onu imtihân edip rızkını daralttığında ise «Rabbim beni tahkir etti, önemsemedi.» der.” (el-Fecr, 15-16)

“…Sizi bir imtihan olarak şerle de hayırla da deneriz...” (el-Enbiyâ, 35) buyurmaktadır

(Allâh) insanı bir nutfeden yarattı. Bir de bakarsın ki o, Rabbine karşı açık bir hasım kesilmiştir!” (en-Nahl, 4) 2

  5. İnsan Harîs ve Cimridir

İnsanın cennetten çıkarılmasında büyük payı olan bu mezmum sıfatlar, terbiye edilmediğinde dünya ve ukbâ hayatı için en büyük tehlikelerden biri hâline gelir. Rabbimiz bu nevî sıfatların mü'minde olmasını istememektedir. Cenâb-ı Hak bu hususta kullarını îkâz ederek şöyle buyurur:

“Hayır! Doğrusu siz, yetîme ikrâm etmiyorsunuz; yoksulu yedirmeye birbiri­nizi teşvîk etmiyorsunuz! Haram helâl ayırmaksızın mîrâsı hırsla yiyorsunuz. Malı aşırı derecede seviyorsunuz!” (el-Fecr, 17-20)

“Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır. Kendisine fenâlık dokunduğunda, sızlanır, feryâd eder, ona imkân verildiğinde ise cimrileşir, pinti kesilir.” (el-Meâric, 19-21)

“Gerçekten insan dünya malına son derece düşkündür, onu çok sever.” (el-Âdiyât, 8)

“İnsanları arkadan devamlı ayıplayıp çekiştiren (hümeze), yüzlerine karşı da onlarla alay etmeyi âdet edinen (lümeze) her kişinin vay hâline! O, malı toplar ve onu sayıp durur. Malının gerçekten kendisini ebedî kılacağını sanır. Hayır, yemin olsun ki o Hutame'ye atılacaktır.” (el-Hümeze, 1-4)

“De ki « Eğer Rabbimin rahmet hazînelerine siz sâhip olsaydınız, o zaman (dahî) harcamak (la tükenir) korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir.»” (el-İsrâ, 100)

  6. İnsan Kıskanç ve Hasetçidir

“…Nefsler kıskançlığa meyilli olarak yaratılmışlardır…” (en-Nisâ, 128)

“Yoksa onlar, Allâh'ın lutfundan verdiği şeylerden dolayı insanları kıskanıyorlar mı?..” (en-Nisâ, 54)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hasetten sakındırarak onun zararını şöyle haber vermektedir:

“Haset etmekten sakının. Zîrâ haset, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi iyilikleri yer bitirir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 44)

Cenâb-ı Hak bu çirkin vasıftan kurtulmak için infak ve îsâra ehemmiyet vermek gerektiğini bildirerek şöyle buyurmaktadır:

“…Kim nefsinin hırs ve cimriliğinden korunursa işte onlar felâha erenlerin ta kendileridir.” (el-Haşr, 8)

  7. İnsan Zayıf Yaratılmıştır

“Allâh sizi önce zayıf olarak yarattı, zayıflığın ardından size kuvvet verdi, kuvvetin ardından da tekrar bir zayıflık ve ihtiyarlık verdi...” (er-Rûm, 54)

İnsan, güçlü kuvvetli olduğu gençlik dönemine aldanarak Allâh'a karşı isyana dalmamalıdır. Zîrâ bu kuvvetin ardından muhakkak bir za'fiyet ve tükeniş dönemi gelecektir. İhtiyarlıkta duyulan pişmanlık ise elden kaçırılan fırsatları geri getirmeyecek, rûhun hasret ve ıztırâbını dindiremeyecektir. İnsanın bu hazîn âkıbeti âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:

“Ki­me uzun bir ömür ve­rir­sek, biz onun ya­ra­tı­lı­şı­nı (güç ve kuv­ve­ti­ni ala­rak) ter­si­ne çe­vi­ri­riz. Hiç (bu man­za­ra­yı) dü­şün­mü­yor­lar mı? (Bu ib­ret­li yol­cu­lu­ğu id­râk et­mi­yor­lar mı?) (Yâ­sîn, 68)

“…İnsan zayıf yaratılmış­tır.” (en-Nisâ, 28) buyrulmaktadır.

Cenâb-ı Hak insanın irâde, hâfıza ve azim yönünden zayıflığını Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-'ın şahsında şöyle ifâde eder:

“Şüphesiz daha önce Âdem'le (yasak ağaçtan yememesi husûsunda) ahitleşmiştik, fakat o bunu unuttu. Biz onu fazla azimli bulamadık.” (Tâhâ, 115)

“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin!” (el-İsrâ, 37)

(Nefsinin kötülüklerinden) temizlenen; Rabbinin adını zikredip namaz kılan (kulluk eden ) kimse, şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” (el-A'lâ, 14-15)

“Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi tâkip ettiğinde aya, onu açığa çıkarttığında gündüze, örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu binâ edene, yere ve onu yayıp döşeyene, nef­se ve ona bir­ta­kım kâ­bi­li­yet­ler ve­rip de iyi­lik ve kö­tü­lük­le­ri­ni il­hâm ede­ne ye­min ede­rim ki; nef­si­ni kö­tü­lük­ler­den arın­dı­ran (tez­ki­ye eden) kur­tu­lu­şa er­miş, onu kö­tü­lük­le­re gö­men de elbette hüsrâna uğramıştır.” (eş-Şems, 1-10)

(Gerçek) mü'minler ancak, Allâh zikredildiğinde kalbleri titreyen, kendilerine Allâh'ın âyetleri okunduğunda îmânları artan ve yalnız Rablerine dayanıp tevekkül eden kimselerdir.” (el-Enfâl, 2)

(Gönülden Allâh'a bağlı olan) o kimseler, Allâh zikredildiği zaman kalbleri titrer; başlarına ge­lene sabrederler, namaz kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infâk ederler.” (el-Hacc, 35)

Kalb, muhabbetullâh ile dolarsa her amelin umûmî ve nihâî hedefi rızâ-yı ilâ­hîyi kazanmak olur. İnsan, kendisinin yaratılış hikmetine, kâinâtın ve Kur'ân'ın hakîkatine doğru yol almaya başlar. Bu derinlik ve inceliği kazanamayan gâfil ve hasta kalbli kulları ise, Allâh - celle celâlühû- sevmez. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“...Allâh'ı zikretmek husûsunda kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” (ez-Zümer, 22)

Âyette, zikirden uzaklaşan bir insanın, insanlık haysiyet ve şerefini muhâfaza edemediği, yâni “ahsen-i takvîm” olma husûsiyetine ulaşamadığı bildirilmektedir.

Nefs, bütün dünyâ lezzetlerini kendinde toplamaya çalışır. Ancak, “nefs tez­kiyesi” neticesinde bunları kalbden dışarı atmak mümkündür. Bu mânevî terbiye olmadığı takdirde kişi nefsinin zebûnu olur. Âyet-i kerîmede buyrulur:

(Rasûlüm!) Hevâ ve hevesini (nefsânî arzularını) ilâh edinen kimseyi gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın? (Yâni vekil olup da onu kurtaramazsın!) (el-Furkân, 43)

Âyet-i kerîmede, vahye değil de kendi hevâlarına tâbî olanların tavrının son derece ağır bir tâbir olan “hevâsını ilâh edinmek” ile ifâde edilişi, câlib-i dikkat bir durumdur. Kur'ân-ı Kerîm'de “hevâ” kelimesi, ilmin yâni Allâh'tan gelen bilginin zıddını ifâde etmektedir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“… (Rasûlüm!) Celâlim hakkı için sana gelen bunca ilmin arkasından sen tutar da onların hevâlarına uyacak olursan o takdirde sen de mutlak zâlimlerden olursun.” (el-Bakara, 145)

Kur'ân-ı Kerîm, “hevâ”ya uymayı dalâletin başlıca ve en mühim sebebi olarak zikretmektedir. Dînî hususlarda hevâsına, yâni nefsinin arzularına tâbî olanların doğru yoldan şaşacağı, Allâh yolundan uzaklaşacağı muhakkaktır.

Nefsin lâyıkıyla tezkiye edilebilmesi için; sohbet, riyâzât ve zikir gibi mânevî terbiye metodlarına ihtiyaç vardır. Îmân cevherinin merkezi kalb olduğu gibi zikir cevherinin merkezi de yine kalbdir. Zikir, dilden kalbe indiği zaman hakîkî kulluk başlar; nefs engelini aşma yo­luna girilmiş olur. Zikre devâm neticesinde; zikrin hakîkati, zâkirin bütün ahvâline hâkim olur. Kalbde, Cenâb-ı Hak'tan başka herşey silinir. Kul, Rabbi ile beraber olur. İhsân duygusuna kavuşur. Kulluk ve ibâdete, Rabbini görür gibi devâm eder…

___________
1. Bkz. Yûnus, 58.

2. Ayrıca bkz. Yâsîn, 77.

3. Bkz. el-Kalem, 16-33.

Yorum Yaz